Son Günlük

Yaklaşık okuma süresi: 3 dakikaBundan on sene evvel başlamıştım Tiyatro Günlüğü‘ne yazmaya. İlk başlarda tam olarak ne yazacağımı kestiremiyordum. Yeni hobimi bir yandan da belgelelemekti amacım aslında. Böylece zaman içerisinde yaşadığım deneyimleri ve kendi gelişim sürecimi görebilecektim açıp baktığımda. Çevremden ve sosyal medyadan denk geldiğim tiyatro meraklılarına birlikte yazma teklifleri götürdüm. Aynı oyun hakkında farklı görüşlerin yer aldığı, samimi bir blog sitesiydi o zamanlar hayalim. Fakat muhtelif sebeplerden dolayı olmadı. Kimisi yazmak istemedi. Kimisi istedi ama yazacak zaman bulamadı. Bir keresinde, izlediği oyunlar üzerine kısa yazılar yazan birine teklif götürdüğümde, beni nazikçe reddedip fikrimin çok güzel olduğunu fakat kendi çöplüğünde yazmaya devam etmenin onu daha iyi hissettireceğini söylemişti. Zamanla ne demek istediğini çok iyi anladım. Bunun gibi birtakım başarısız teşebbüsler neticesinde Tiyatro Günlüğü bana kaldı. Benim çöplüğüm oldu.

Ben da başladım alabildiğine izlemeye ve yazmaya. Beş yaşındayken Shakespeare izlemeye, on yaşındayken okulda tiyatro yapmaya başladım gibi hikâyelerim yoktu. Tiyatro, benim için büyüsünü yirmili yaşlarımın başında keşfettiğim bir şeydi. O nedenle çok büyük bir açlıkla girdim pek de hâkim olmadığım bu dünyaya. Geçen sene on sene boyunca onlarca farklı sahne, tiyatro topluluğu, yazar, oyuncu, yönetmen, karakter, çevirmen, müzisyen, izleyici tanıdım izlediğim oyunlar sayesinde. Süreç içerisinde niceliğiyle pek ilgilenmeme rağmen şimdi dönüp bakınca Tiyatro Günlüğü’ne üç yüz oyun hakkında iyi kötü bir şeyler yazmışım. Bu aynı zamanda üç yüz defa oyun aramak, üç yüz defa bilet bulmak, üç yüz defa bir fuayede oyun saatini beklemek, üç yüz defa oyun sonu alkışı, üç yüz defa tatlı bir yorgunlukla eve dönmek demek. Neredeyse çoğu zaman bir oyuna gidip gelmek ve oturup hakkında bir şeyler yazmak için harcadığım zaman, oyunda geçirdiğim zamanın birkaç katına tekabül etti. Yine buradan bakınca pek akıl işi gözükmede de diğer bütün programlarımı tiyatro izleme takvimimden kalan zamanlarda yapmak enteresan bir disipline soktu beni. Gedikli tiyatro izleyicileri anlayacaktır ne demek istediğimi sanıyorum.

Pandemiye kadar bu böyle devam etti. Türkiye’deki ilk vaka açıklanmadan birkaç gün önce askere gitmiştim. Senelerdir oyun izlemeden geçirdiğim en uzun süre olacaktı bu. Keyfim pek yoktu bu yüzden giderken. Neyse ki dönünce acısını çıkarırım diye düşünüyordum. Ne perdesi açık bir tiyatro ne de sahnede bir oyun kalmıştı döndüğümde. Döndükten bir buçuk sene sonra ilk defa oyun izleyebildim ancak. Geçen zamanda maalesef önceleri içerisindeyken fark etmediğim keyifli koşturmadan ve yukarıda bahsettiğim disiplinden çok uzaklaştım. Tekrar sahneler açılıp da oyunlar izlemeye başlayınca yazmak istedim ama ne önceki kadar hevesim ne de pratiğim kaldığını fark ettim. Ama yine de devam ettirmek istedim Tiyatro Günlüğü‘nü. Yazıları toplu bir şekilde yazmaya, üç beş oyunu tek bir yazıda toplamaya başladım. Fakat onlar da zamanla fazla yüzeysel kaldılar ve günlükten ziyade birer tanıtım metnine döndüler. O noktadan sonra da yazmaya devam etmenin bir manası kalmadı.

Dönüp tekrar buraya bir şeyler yazar mıyım, bilmiyorum. En azından yakın zamanda böyle bir niyetim yok. Pandemi öncesindeki kadar yoğun bir frekansta olmasa da oyunlar izlemeye devam ediyorum elbette. Sadece hezeyanlarımı kendime ve yakın çevreme saklıyorum diyeyim.

Bu da bu hikâyenin sonu olsun.