İzledim: 57. Alay

Yaklaşık okuma süresi: 3 dk.

57. Alay bu sezon Cevahir Sahnesi’nde izlediğim ilk oyun oldu. Geçen sezon sahnelenmeye başlanan oyunun birçok yerde temsil duyurusunu görmüş fakat önceliğim farklı oyunlar olduğu için izleyememiştim.

Çoğu kişinin Mustafa Kemal Atatürk’ün “ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” sözü ile hatırlayacağı, Çanakkale Savaşı’nda önemli bir yer tutan 57. Alay’ın hikayesi anlatılıyor oyunda. Oyunun belli bir hikaye akışı olması ile birlikte hüzünlü bir müzikal havasında geçiyor yaklaşık 2 saat. Cephedeki askerlerin bugün olmazsa yarın elbet bu savaşta can vereceklerini bilerek, kısıtlı imkanları ile düşmana karşı koymaları, cepheye gelirken arkalarında bıraktıkları hayatlarına duydukları özlem ve yollarını bekleyenlerin hüzünlü bekleyişi izleyicilere çok hisli bir şekilde yansıtıldı. Öyle ki oyunun çoğu yerinde ve özellikle finalinde izleyiciler de göz yaşlarını tutamadı. Oyuna dikkatini vererek izleyip de etkilenmemek de elde değil bence.

Oyun dekorunda bulunan siperler izleyicilerin bulunduğu kısma çok yakındı. Ben ikinci sırada oturmama rağmen kendimi sahnenin içindeymişim gibi hissettim oyun boyunca. Oyunu izlemek isteyenlere tavsiyem olabildiğince ön sıralardan bilet bulmaya gayret göstermeleri olabilir. Bir de benim izlediğim temsille mi ilgili bilmiyorum ama birkaç sahnede oyuncuların sesleri, arka fonda çalan müzikleri bastıramadı. Ön sırada olduğumdan dolayı oyuncunun kendi sesini çok zor duyabildim. Sanıyorum orta sıradakiler pek duyamamıştır.

Hüzünlü bir konunun ele almasından dolayı oyunun birçok yerinde izleyicilerde alkışlayıp, alkışlamama konusunda tereddütler oldu. Söylenen söz izleyicilerde alkışlama konusunda istek uyandırsa da konunun ehemmiyetinden dolayı başlayan alkışlar yarıda kesildi.

Son olarak da oyundan önce okuduğum, oyundan sonra da katılamadığım birkaç eleştiriden söz etmek istiyorum. Bunlardan birisi komutanların çıkarma planı yaparken Ikea’dan alınan bir  kalem kullandıklarından dolayı oyunun gerçekçiliğini çok fazla kaybettiği bir diğeri de yine komutanlardan birisinin eşine mektup yazdığı bir sahnede aslında kağıda yazmadığı, yazıyormuş gibi yaptığıydı. Bir derdi, anlatmak istedikleri olan oyunlarda böyle ayrıntılara aşırı dikkat edildiğinde çok fazla keyif alınabileceğini sanmıyorum. Çünkü bunun sonu yok gibi geliyor bana. Tamam, o sahnede komutan gerçekten yazmayıp, yazıyormuş gibi yapıyor. İkinci sıradan çok net bir şekilde ben de görebildim bunu. Ama aynı mantıkla bakıldığı zaman o silah sesleri de salonun arkasındaki kocaman hoparlörlerden, patlayan bombaların etrafa yaydıkları ışıklar da salonun üstündeki devasa lambalar yardımı ile oluşturuluyor. Varoluşu “mış gibi yapmak” olan bir eylemi, varoluş nedeni ile yargılamak bana biraz yüzeysel geliyor. Tiyatro ile ilgili çok daha fazla bilgisi olanların bu konuda söyleyecek çok daha fazla şeyleri vardır muhakkak ama benim düşüncem bu yönde.

Son olarak oyunun teknik ekibi ve oyuncuları ile yapılan röportajları içeren bir video ile bu günlüğü de bitirmiş olayım.

OYUN KÜNYESİ
Yazan: Haldun Çubukçu
Yöneten: Fikret Urucu