İzledim: Korkuyu Beklerken

Yaklaşık okuma süresi: 5 dakika Oğuz Atay‘ın aynı adlı öyküsünden uyarlanan Korkuyu Beklerken oyununu geçtiğimiz akşam Kadıköy’deki Entropi Sahne‘de izledim. Epeydir niyetimde vardı burada bir oyun izlemek. Birkaç sezondur erteliyordum sebepsiz. Korkuyu Beklerken ile merak ettiğim bir oyunu, merak ettiğim bir sahnede izlemiş oldum böylece.

Korkuyu Beklerken, bir öykü uyarlaması. Öykünün ismi, öykünün yer aldığı kitabın ismi ile aynı olunca ufak bir karışıklığa mahal vermiş, kimi izleyiciler oyunun kitaptaki tüm öyküleri ihtiva ettiğini sanmışlar. Fakat öyle değil. Oğuz Atay’ın uzun öykülerinden birisi Korkuyu Beklerken. Detaylarını anımsamak için oyundan önce yüzeysel olarak oyundan sonra ise tamamını yeniden okudum ben de.

Kısaca öyküden bahsedecek olursam, Korkuyu Beklerken‘de şehrin ücra bir noktasında, civarındaki insanlardan olabildiğince izole yaşayan bir gencin serencamı anlatılıyor. Anlatılarından varoluşsal buhranlar yaşadığının arazlarını gördüğümüz karakter, bir gün isimsiz bir mektup alıyor. Bilmediği dilde yazılmış olan mektubu bir arkadaşından çevirmesini istiyor. Nihayetinde mektubun Ubor-Metenga -Metin çözümlemelerinin yapıldığı bir dizi edebiyat buluşmaları için ne anlamlı isim.- isimli gizli bir mezhepten gönderildiğini ve mektubu aldığı andan itibaren evinden çıkmamasının kendisine öğütlendiğini öğreniyor. Bu korkuyla kabuğuna çekilen karakter, yaşamla ölüm arasında gidip gelirken bilinçaltının dehlizlerinde netameli bir yolculuğa çıkıyor.

Oyunun yönetmeni ve oyuncusu Doğukan Uludağ. Oğuz Atay’ın öyküsünde kullandığı birinci tekil şahıs diline sadık kalarak tek kişilik bir oyun olarak uyarlamış metni. -Şu sıralar ne kadar çok tek kişilik oyun izledim.- Bu uyarlama esnasında metindeki kimi bölümlerden feragat etmiş. Sanıyorum hikâyenin sahne üzerindeki anlatısına hizmet etmeyeceğini düşündüğü bölümleri inisiyatif kullanarak çıkarmış. Kötü de olmamış bence. Şöyle ki, oyundaki karakter öyküdekine göre daha yalnız olarak ele alınmış. Örneğin öyküdeki karakter mektubu aldıktan sonra, işe gidip gelmeyi bıraksa da sokağa çıkmayı kendisine yasak etmez. Fakat oyundaki karakter gizemli mektupların tehlikesi çözülene kadar katiyen dışarı çıkmıyor. Benzer bir şekilde öyküdeki karakterin evine doktor gelir, hizmetçi gelir, hayat kadını gelir, nüfus sayım memuru gelir. Oyundaki karakterin evine kimse gelmiyor. Hizmetçiden oyunun başında yalnızca ismen söz ediyor. Öyküde sokakta karşılaştığı yıkıcılarla da evinin bahçesinde muhatap oluyor. Keza dış dünyayla iletişim sağladığı telefonunun borcundan dolayı kesilmesi gibi detaylar da oyunda kendisine yer bulamamış. Eksiltmelerin aksine metnin derdini saptırmayacak bir özenle belli belirsiz güncele dair eleştiriler de eklenmiş oyuna.

Çok derinlikli ve alt okuması fazla olan bir metin Korkuyu Beklerken. Kabaca kişisel varoluşsal sorunlar kisvesiyle başlayan başlayan metin, dönemin akademik çevrelerinden kentlerin dönüşümüne, aydın profillerinden toplumsal normlara kadar birçok konuya temas ediyor ve hepsinin üzerine sayfalarca yazıp konuşabilecek yeni kapılar açıyor. Örneğin alttaki iki alıntıya metinde bambaşka yerlerde, karakterin hikâyesinden uzaklaşmadan yer vermiş Oğuz Atay. Birisi aile kavramına birisi dönemin -belki de her dönemin- basın kuruluşlarına kısa ama tesiri kuvvetli bir eleştiri mahiyetinde.

Hastalandığımı söyleyerek nişanlımı bir arabaya bindirip gönderdim. Sevgi değil de seçme yoluyla kız aldığım için, böyle kolaylıklarım vardı.

Bütün haberler, sayınların fotoğrafları, gazetemize özel demeç verenler, okuyucu mektupları, çok zengin oldukları için dört sütunda beş kere ölen merhumlar, sınırı geçerek ilerleyen askerler, güzellik kraliçelerinin uzun bacakları, artık yeter başmakaleleri…

Zor bir metni olabildiğince derdini anlatmaya teşne bir şekilde sahneye uyarlamış Doğukan Uludağ. Metnin yapısı gereği her izleyicinin kolayca içerisine girmesinin pek mümkün olmadığı da bir gerçek maalesef. Oyun bittikten sonra izleyiciler arasında geçen “Hiçbir şey anlamadın, değil mi?” benzeri kendine hemhâl arayan sorular buna somut bir örnek. Son zamanlarda izlediğim oyunlar için hep aynı şeyi yazdığımı fark ettim ama tekrar edeceğim. Korkuyu Beklerken oyununu izlemeden önce öyküyü okumak, en azından karakter hakkında fikir sahibi olmak çok daha fazla kapı açacaktır izleyicisine.

Son olarak Entropi Sahne ile ilgili kendime birkaç not yazacağım. Sahnenin kapalı bir fuayesi yok. Önünde minik bir kafesi var. O yüzden yağışlı günlerde oyunun başlamasına yakın saatlerde sahneye gelmek makul olabilir. Bu defa şanslıydım ama kafede yer bulmak her zaman mümkün olmayabilir. Tiyatro çalışanları, izleyicileri mağdur etmemek adına salonun kapılarını normalden çok daha erken açtılar zaten. Ama bu defa da kapalı salonda beklemek durumunda kalıyor izleyiciler. Salona girer girmez gördüğüm kolon, Yiğit Sertdemir‘in bir söyleşisinde yaptığı, “Tiyatro, insanı insana kolonla anlatma sanatıdır.” esprisini getirdi. Oyunun seyrine mâni olmuyor bu arada. Oyunu izlerken tek rahatsızlığım ışıkla ilgili oldu. Teknik bir sorun sanıyorum, ışığın şiddeti sürekli alçalıp yükseldi. Önce metne bir faydası var mı diye aklımdan geçirdim ama alakasız yerlerde tekrar edince olmadığına kanaat getirdim.

Kişisel tiyatro izleyicilik serüvenimde mühim bir yer edeceğini tahmin ettiğim sahnelerden birisi oldu Entropi. Yeniden görüşmek üzere.

OYUN KÜNYESİ
Yazan: Oğuz Atay
Yöneten, Uyarlayan ve Oynayan: Doğukan Uludağ
Süre: 1 saat 30 dakika (Tek perde)