İzledim: Berlin Zamanı

Yaklaşık okuma süresi: 5 dakika Platform ve Fringe Ensemble ortak yapımı Berlin Zamanı oyununu konuk oldukları Oyun Atölyesi‘nde izledim. Önceki hafta izlediğim Kundakçı oyunundan sonra bu ay Oyun Atölyesi sahnesinde iki oyun izlemiş oldum. Bazı sahnelerde sürekli aynı koltuklara bilet aldığımdan daha önce Ankara Devlet Tiyatrosu’nun Nihayet Bitti oyununun günlüğünde söz etmiştim. Oyun Atölyesi için de benzer bir durum var. Bilet satış sayfasında salondaki boş koltuklara göz gezdirirken elim her seferinde F14 numaralı koltuğa gidiyor. Her iki oyunu da aynı koltukta izledim. Sanırım sahnenin tümünü sağdan görecek koltukları seçiyorum. Ya da alışkın olduğum açıdan sahneyi görmek evla geliyor, bilmiyorum.

Bu günlüğü yazmaya başlarken birbiriyle ilintili oyunlar izlemek üzere plan yaptığımı gördüm. Şöyle ki, Berlin Zamanı Ceren Ercan‘ın yazdığı bir oyun. İstanbul’da yaşayan ama hayatlarına Berlin’de devam etmek isteyen üç gencin hikâyesi. Önümüzdeki ay Bakırköy Belediye Tiyatroları Seni Seviyorum Türkiye isimli oyunuyla Moda Sahnesi’ne konuk olacak. O oyunun künyesini incelerken yazarının yine Ceren Ercan olduğunu fark ettim. Tanıtım metinlerini biraz dikkatli okuyunca anladım ki meğer Berlin Zamanı, içerisinde Seni Seviyorum Türkiye’nin de olduğu, Türkiye Üçlemesi: Gidenler, Kalanlar, Saklananlar‘ın üç oyunundan biriymiş. Ben ikinci oyundan başlamış oldum izlemeye. Bir aksilik olmazsa mart ayı içerisinde Seni Seviyorum Türkiye oyununu da izleyeceğim.

Berlin Zamanı Frank Heuel‘in yönettiği, Annika Ley‘in oldukça yalın bir sahne tasarımından oluşan, oyuncuların kişisel performanslarının üstünde yükselen bir oyun. Oyunda Ezgi Çelik, Tuğçe Altuğ ve Kutay Kunt‘un canlandırdığı üç genç var. Üçünün de hayatlarının geri kalanını Türkiye’de geçirmemek için kendince haklı sebepleri var. Kimisi daha iyi bir eğitim ve kariyer olanakları kimisi ise yalnızca huzurla alacağı derin bir nefes için alışılagelmiş düzenini değiştirmeyi, bambaşka bir hayata kanalize olmayı göze almış insanlar. Oyun bir hikâye anlatımı aslında. Oyuncular sırayla hikâyelerini anlatıyorlar izleyiciye. Bunu yaparken zaman zaman interaktif unsurlara başvurup izleyiciyle küçük diyaloglara giriyorlar. Bu da oyunun ne kadar metne bağlı kalınsa da ortada metin yokmuşçasına bir sohbet havasında geçmesini sağlıyor. Karakterler önce kişisel hayatlarından ve mevcut şartlarından söz edip kendilerini tanıtıyorlar izleyiciye. Daha sonra ise ülke genelinde ve kendi özellerinde yaşadıkları yılgınlıklardan, gitme kararını almalarındaki önemli etkenlerden söz ediyorlar. Hikâyeler anlatılırken oyuncular birbirlerine âdeta figüranlık yapıyorlar. Birinin hikâyesinde bir diğeri taksici veya çalışma arkadaşı olabiliyor. Bu şekilde kolektif olarak sürüyor oyun.

Ezgi Çelik’in canlandırdığı karakterin hikâyesi beni diğerlerine göre daha fazla etkiledi. Sert ve bariz olmasından dolayı sanırım. Bir de onun dışındaki diğer iki karakterin sahne üzerinde bazı ampirik denilebilecek yöntemler kullanması onun hikâyesini daha insana dokunan bir hâle getirmiş olabilir.

Oyunun anahtar kelimesi bence samimiyet. Seçilen dil ve oyuncuların üslubu da bunu amaçlıyor bence. Aksi hâlde aralıksız bir buçuk saat boyunca, hepimizin her gün maruz kaldığı olayları tekrar tekrar hatırlatarak izleyiciyi koltuğunda tutmak çok zor. Yine beğendiğim noktalardan birisi, seçilen üç gencin başka başka sosyal çevrelerin içinde bir yaşam sürmeleri. Bu sayede oyun bir grup üniversite öğrencisinin veya işinden sıkılmış bir grup beyaz yakalının kişisel kurtuluş çabalarını konu edinmiyor. Öyle olsa belki izleyici üzerinde çok daha fazla etki bırakabilir veya dikkat çekebilir. Ama yaşanan göçlerin veya planlanan göç fikirlerinin toplumsal yönünü kazıyarak bir şeyler göstermeye çalışıyor.

Ceren Ercan’ın daha önce herhangi bir oyununu izleyip izlemediğimi düşünürken günlüğün arama bölümüne başvurdum ve İstenmeyen‘i buldum. İki sene önce Selamiçeşme Özgürlük Parkı’ndaki tiyatro festivalinde izlemiştim. İstenmeyen’i Gülce Uğurlu‘yla birlikte yazmışlar, Ceren Ercan yönetmiş. Daha sonra Gülce Uğurlu’nun bir aile etrafında şekillenen kentsel dönüşüm konulu Ev’vel Zaman oyununu da izledim. Her iki yazarın da hem kaleminde hem yönetmenliğinde sevdiğim, bana dokunan bir üslup olduğunu sezinliyorum. Toplumsal olayları dışa vururken alışmadığımız yöntemler kullanıyorlar. Bu elbette bir risk ama bunu düşündüklerini sanmıyorum. İyi ki de düşünmüyorlar. Ev’vel Zaman oyununda misal, ben oyunu çok beğenmişken beraber izlediğim iki kişi hiç sevmediğini söylemişti. Ortak dertler üzerine kafa yoran insanların buluşması gibi görüyorum böyle oyunları.

Yeniden oyuna dönecek olursam, Berlin Zamanı finalinde hiç kimse için ideal bir son sunmuyor. Yaşadığımız toplumsal sorunlara karşı mücadele etmeliyiz veya bireysel sağlığımızı düşünerek en azından kendimizi kurtarmalıyız bu hengamenin içinden demiyor. O kısmı izleyicinin hâlihazırda, gündelik hayatında başından geçenlerle oluşturduğu dünya görüşüne bırakıyor.

Oyunun bende bıraktığı hissin tek cümlelik özeti ise, şiddetli bir mücadele ve kaçınılmaz bir teslimiyet.

OYUN KÜNYESİ
Yazan: Ceren Ercan
Yöneten: Frank Heuel
Dekor Tasarımı: Annika Ley
Oynayanlar: Ezgi Çelik, Tuğçe Altuğ, Kutay Kunt
Süre: 1 saat 40 dakika (tek perde)