İzledim: Seni Seviyorum Türkiye

Yaklaşık okuma süresi: 5 dakika Bakırköy Belediye Tiyatroları‘nın Seni Seviyorum Türkiye oyununu Moda Sahnesi‘ne yaptıkları turneyle izleme fırsatım oldu. Seni Seviyorum Türkiye aslında Ceren Ercan‘ın kaleme aldığı Gidenler, Kalanlar ve Saklananlar isimli üçlemenin ilk oyunu. Üçlemenin ikinci oyunu olan Berlin Zamanı‘nı geçtiğimiz ay izlemiştim. O oyunun üzerinden çok fazla bir zaman geçmeden gördüğüm turne haberi bana Seni Seviyorum Türkiye’nin yolunu açmış oldu.

Serinin üçüncü oyunuyla ilgili bir bilgim yok. İlk iki oyun için konuşacak olursam, oyunların ana temaları itibarıyla değindikleri konular dışında bir benzerlikleri veya devamlılıkları yok. O yüzden oyunların hangi sırayla izlendiği pek mühim değil. Berlin Zamanı’nda türlü nedenlerle yurt dışına gitmek isteyen üç gencin hikâyesi ele alınırken, Seni Seviyorum Türkiye’de ise toplumsal kaygıları nedeniyle içerisinde bulundukları buhranlı vaziyetlerine rağmen Türkiye’de kalmak isteyen bir grup insanın hikâyesi ele alınıyor. Fakat buradaki rağmen her şeyiyle kendinden emin ve ayakları yere sağlam basan bir mücadeleyi değil daha çok içgüdüsel olarak gitmeyi istememekle ilgili bir davranışı temsil ediyor. Oyundan bir replik de bunu gayet açık şekilde faş ediyor.

Evet, ben de korkuyorum ama hiçbir yere gitmemem gerektiğini hissediyorum.

Oyun, yaşadıkları mahallelerinde meydana gelen su kesintisi nedeniyle yolları bir çamaşırhanede kesişen beş kişiyi etrafında kuruluyor. Farklı etnik kökenler, farklı cinsel tercihler ve farklı dünya görüşlerine sahip bu insanların başlangıçta tek ortak noktası çamaşırlarını yıkamak gibi gözükürken oyun ilerledikçe içinde yaşadıkları topraklara dair dertleri gün yüzüne çıkıyor.  Tabii bunları dile getirme yöntemleri ve üslupları her birinde farklılık gösteriyor. Oyunun oldukça sakin devam eden temposu bir nevi içerisinde bulundukları çamaşırhanenin muktediri olan çalışanın kendilerine isnat ettiği bir suç sonrasında yükseliyor. O andan sonra kimisi kendisini aklamak için onunda mücadeleye etmeye çalışırken kimisi de kendisini olacaklara teslim edip eylemsiz kalmayı tercih ediyor.

Bir günümüz Türkiye eleştirisi olarak oyunun kentlerin dönüşmesi, mekânsızlaştırma, insan ilişkileri, farklı olana saygı gösterme, yalnızlık, korku, endişe, gelecek kaygısı gibi değindiği ve bu topraklarda yaşayan insanların illa ki en az birinden dertli olduğu konular var. Oyundaki çamaşırhanenin Türkiye’yi, çamaşırhanedeki yetki sahibi çalışanın Türkiye’deki herhangi bir muktediri, diğerlerinin de halkın herhangi bir kesiminden insanları temsil ettiği kolayca tahayyül edilebilir. Bu izlek üzerinden oyun değerlendirildiğinde onlarca milyon nüfuslu ülkenin birbirine benzemeyen beş kişi üzerinden bir örneklemesi yapıldığı görülüyor. Muhtemeldir ki bu yüzden oyunun asıl derdinin tüm bu ayrıştırıcı konuların gölgesinde kaldığını düşünüyorum. Elbette bir insanın bütün bir gençliğini geçirdiği semtin günden güne yok olması veya cinsel tercihlerine saygı duyulmaması o bireyin içinde bulunduğu ülkede yaşama kararını etkiler. Fakat tüm karakterlerin birbirinden farklı sorunlarının konsantre bir şekilde bir buçuk saatin içerisine sığdırılması benim oyunu izlerken bir bütünlük kuramamama sebep oldu. Birbirinden kopuk sahneler izlediğimi hissettim çoğu defa. Berlin Zamanı’nda da benzer konular işlenmişti ama oradaki olayların hikâyeleştirilerek birince ağızlardan anlatılması ve belki de oyuncu sayısının az olması oyunu izleyici tarafından daha takip edilebilir kılıyordu.

Oyunun yavaş yavaş finale doğru yol aldığı anlarda izleyiciyle interaktif şekilde oynanan bir sahnesi var. Tüm karakterler hapsoldukları çamaşırhaneden kurtulduklarında izleyicilerin arasına doluşarak kendilerini bizim yaşadığımız ülkeye kabul ettirmek için dil döküyorlar. Bunu yaparken bazıları akla hayale gelmeyecek sonuçları olan türlü vaatlerde bulunup, kendilerini diğerlerinden öne çıkaracak özelliklerini bir bir sıralıyorlar. İzleyicilerin oyuna doğrudan bu şekilde dahil edildiği sahnelerden pek hazzetmiyorum, daha çok oyunun salt izleyicisi konumunda olmak bana keyif veriyor. Ama bu sahne çaresizliğin işlenmesi açısından oyuna dair en çok aklımda kalanlardan oldu. Oyuncuların bu sahneyi gerçek isimleriyle oynaması da sahnenin izleyiciye doğrudan dokunması için samimi bir seçim olmuş bence.

Oyunun oyuncu kadrosunu Alican Yücesoy, Damla Karaelmas, Defne Şener Günay, Emre Koç ve İrem Sultan Cengiz oluşturuyor. Daha önce Gülünç Karanlık ve He-Go oyunlarında sahnede izlediğim Alican Yücesoy dışındaki tüm oyuncuları bu oyunda ilk defa izledim. Umarım farklı oyunlarda da yolumuz kesişir yeniden.

Özetlemem gerekirse, Bakırköy Belediye Tiyatroları’nın Seni Seviyorum Türkiye oyunu dertleri ve oyuncularının bireysel performanslarıyla etkileyici bulduğum fakat değindiği konuların çok çeşitli olmasından dolayı izlerken sahnede bir bütünlük kuramadığım bir oyun oldu. Bu günlüğü de oyundan bir soruyu kendime sorup üstüne düşünürken bitirmiş olayım.

Hangi yaş aralığında kendini dünyada olup bitenden sorumlu hissetmeye başlıyorsun?

OYUN KÜNYESİ
Yazan: Ceren Ercan
Yöneten: Yelda Baskın
Dekor ve Işık Tasarımı: Cem Yılmazer
Kostüm Tasarımı: Selin Ölçen
Oynayanlar: Alican Yücesoy, Defne Şener Günay, İrem Sultan Cengiz, Emre Koç, Damla Karaelmas
Süre: 1 saat 40 dakika (tek perde)