İzledim: Can Yeleği

Yaklaşık okuma süresi: 5 dakika Can Yeleği, İstanbul Şehir Tiyatroları‘nın bir oyunu. Önceki akşam Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi‘nde izleme fırsatı buldum. Bu sahnede izlediğim ikinci oyun oldu Can Yeleği. İlki geçtiğimiz sezon başında izlediğim Oyunun Oyunu‘ydu.

Gönül Kıvılcım‘ın kaleme aldığı tek kişilik oyunu Nihat Alpteki yönetiyor. Geç Kalanlar oyununda beraber çalıştığı Elçin Atamgüç ile çalışmış bu oyunda da Nihat Alpteki. Can Yeleği, zamansız ve mekânsız bir mültecilik hikâyesi. Kendi dünyalarında bahtiyar bir hayat yaşayan öğretmen bir anne, mühendis bir baba ve iki çocuktan oluşan bir ailenin savaşla birlikte yerle bir olan düzenlerini ve meşum sonlarını konu alıyor.

Nihat Alpteki sınırlar üzerinden bir oyun kurmuş. Turistik amaçlı bir seyahat yaparken geçilmek zorunda kalınan veya tarih ve coğrafya derslerinde hakkında teorik bilgi edinilen sınırların yaşam pratiğinde ne anlama geldiğini izleyicinin gözüne sokarak anlatacağı bir sahneleme yöntemi seçmiş. Oyun süresince oyuncunun giderek içine sıkıştığı ve kendini tekrar eden bir sınır anlatımı var. Aynı şeyleri defalarca izlemenin verdiği can sıkıntısı bir zaman sonra bunu neden izlediğini düşünmeye sevk ediyor izleyiciyi. En azından kendi seyir deneyimimden yola çıkarak Alpteki’nin bunu amaçladığına kanaat getirdim. Geçen sezon izlediğim Mam’art Tiyatro‘nun Nereye Gitti Bütün Çiçekler? oyunu da benzer bir mültecilik konusunu daha geniş bir oyuncu kadrosuyla, bambaşka bir olay örgüsüyle anlatıyordu. Ama nihayetinde izleyicisine dokunduğu noktaların birbirinden çok uzaklaşmadığını düşünüyorum. Çünkü her ne kadar karakterlerin şahsi hikâyeleri farklılık gösterse de yurtsuz bırakılmak ve kendine yeni bir yurt edinememek odaktaki konu oluyor.

Son olarak Moda Sahnesi‘nin Kıyı‘sı ile birlikte yerinden edilmek üzerine daha sık düşünmeye başladım. Can Yeleği de bunu perçinledi. Mültecilik sosyal olarak insanı sıfır noktasına düşüren bir eylem. Mülteci olmadan önce alınan eğitimin, yapılan mesleğin, kazanılan paranın, içerisinde bulunulan sosyal konumun hiçbir önemi kalmıyor mülteci olduktan sonra. Her şey bir anda değersizleşiyor hayatta kalmaya çabalarken. Gönül Kıvılcım da metninde buraya dikkat çekmek istemiş olacak ki anne ve baba karakterlerini toplumun büyük bir kesimi tarafından kabul görmüş iki mesleğin erbabı olarak yazmış ve karakterlerin kendilerini en çaresiz hissettikleri anlarda onlara bunu hatırlatmış.

Mültecilikle ilgili bir başka konu, insanın başına gelenlere sebebiyet verme ve önleme iradesine sahip olmaması. Başına gelen kötü bir şeyden, daha az kötü olmasını umduğu başka bir şeye kaçış yalnızca yapabildiği. Savaştan kaçıp bilinmezliğe yol almak bir nevi. Hayatını alt üst eden bu kaçışın sebebi ise oy dahi vermediği siyasi partinin akıl almaz bir kararı veya birkaç siyasi liderin kişisel menfaatleri olabilir. O yüzden kimin ne zaman kendisini bir mültecilik hikâyesinin başrolünde bulacağı pamuk ipliğine bağlı. Can Yeleği, mülteciliği zorunlu kılan bu sebeplerle ilgilenen bir oyun değil, sonrasıyla ilgileniyor. Ama hasbelkader bu konuya dokunan birkaç oyun izlemiş bir izleyici olarak artık öncesini konu alan oyunlar izlemek istiyorum. O yüzleşmeyi açıkça yapan, masum bir vatandaşın kendisini suçluymuşçasına kaçmaya zorlayan illiyet bağını sorguladığı bir oyun belki.

Oyunun ismiyle müsemma olarak denizle doğrudan bir ilintisi var. Finalindeki monoloğu bir miktar uzun bulmakla birlikte -izleyicinin dikkatini tek bir yerde toplayamadı bu sahneler çünkü- sahnelemesine yaraşır dingin bir sonla bitti oyun.

Oyun sahne üzerindeki açılı bir platform üzerinde oynanıyor ve çok fazla dekor unsuru içermiyor. Bu hâliyle bana yine İstanbul Şehir Tiyatroları‘nın beğendiğim oyunlarından Mert Turak‘ın tek kişilik performansı Karıncalar – Bir Savaş Vardı‘yı anımsattı. Savaş ve kaçış atmosferi yoğun bir şekilde ses ve kimi zaman da barkovizyon ile perdeye yansıtılan görüntülerle oluşturuldu. Hem konusu hem de bu yalın sahne tasarımıyla son dönemde İstanbul Şehir Tiyatroları’nda izlediğim nadir doyurucu oyunlardan birisi oldu Can Yeleği.

Daha önce de yazdım sanırım ama çok kısa tekrar değineceğim. Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi‘nin izleyicisi bende samimi bir his uyandırıyor. Ekseriyetle kuşak kuşak kalabalık aileler ve iş arkadaşları genel izleyici profilini oluşturuyor. Çoğu defa uzun zamandır görüşemeyen komşuların da fuaye ve oyun salonundaki sohbetlerine tanık oluyorum. Oyun öncesi ve sonrasında bir mahalle tiyatrosu atmosferi oluşuyor sahne civarında. Oyun sonlarında oyuncuların selamını dahi beklemeden apar topar boşaltılmaya çalışılan salonları gördükçe böyle salonların varlığı çölde bir vaha gibi heyecan verici.

Fakat bu samimiyetin çok fazla olmasından mı kaynaklandı bilmiyorum, Elçin Atamgüç selamlama için yeniden sahneye geldiğinde bir izleyici koltuğundan kalkıp sahneye fırladı. Kimse ne olduğunu anlayamadan da cep telefonunu çıkarıp fotoğraf çekmeye çalıştı. Çalıştı diyorum çünkü çekemedi, çektiklerini de beğenmeyip defalarca yeniden çekmeye yeltendi. O sırada Elçin Hanım gayet nazik bir şekilde hem poz vermeye çalışıyor hem de kendini bilmez izleyicinin yapmaya çalıştığı eylemi salondakilere açıklamaya gayret gösteriyordu. Benimse zihnimde tek bir cümle dolanıyordu. Hiçbir oyuncuyu bu kadar sevme. Hiçbir oyuncuyu bu kadar sevme. Hiçbir oyuncuyu bu kadar sevme.

OYUN KÜNYESİ
Yazan: Gönül Kıvılcım
Yöneten: Nihat Alpteki
Sahne Tasarımı: Aysel Doğan
Oynayan: Elçin Atamgüç
Süre: 1 saat 5 dakika (Tek perde)